25 Mayıs 2008 Pazar

Nereden bakıyoruz?


BAKIŞ AÇISI

Nerede durduğumuz mu, yoksa olaya nasıl baktığımız mı önemli? “Atomu parçaladım ama önyargıları kıramadım” diyen düşünür hangi bakış açısına serzenişte bulunuyordu? Doğruları söylemek mi, yoksa ideolojiler mi belirler bakış açılarını? Ha unutmadan bakış açısı nedir? Kaç derecelik bir açıdır bu? İç ve dış açıları toplamı var mıdır? Varsa eğer bu toplam 180 dereceye eşit olur mu?
Bu defa sorularla giriş yaptım konuya ve önce bir olay anlatmak istiyorum zaten oradan da anlatmak istediklerimi bina edeceğim. Anlatacağım bu hikayeyi yıllar önce bir hocam anlatmıştı. Çok uzatmadan hikayeye giriş yapayım. Efendim hikayemiz şöyle:
Önce hikayemizin oyuncularını sizlere tanıtmak isterim. Kemal Bey, çalışkan bir iş adamı, sosyal çevresi geniş amma fazlasıyla kuşkucu. Ahmet Bey, hikayemizde en talihsiz kişi. Cafer Efendi, apartman kapıcısı ve unutmadan Kemal Bey’in hanımı Aysel.
Akşam olmadan, evine gelen Kemal Bey, hanımına hazırlanması bir davete gidecekleri söyler. Ve kendiside hazırlanır davete gitmek için. Malum hanımların hazırlanması uzun sürer Kemal Bey’in hanımınınki epey bir uzun sürermiş. Sonunda hanımı hazırlanır ama Kemal Bey gördüklerinden pek hoşnut olmaz zira Aysel hanım takar takıştırır tüm taktıklarını yakıştırır, öyle çıkar kocasının karşına. Takılar göz doldurucu ve bi havli pahalı parçalardır. Kocası bu takıları dışarı çıkarken takmasını istemez bu nedenle celallenir. Çıkışır hanımına “Sana kaç defa dedim dışarı çıkarken takma şunları, hırlısı var hırsızı var gaspçısı, tinercisi bir de kapkaççısı, iti kopuğu ve sapığı cabası” ama hanım dinlemez verir hemen cevabını “Aman sende Kemal, dışarı çıkarken de takmayacaksam neden bu kadar para verdim bunlara, karışma bana” der ve gider iyice takıştırır.
Evet, bu kısa tartışmadan sonra çıkarlar evden gidecekleri yere varırlar. Davet biter, eve dönüş yoluna koyulurlar, ama aksilik araba eve yakın bir yerde bozulmuştur ve kalan yolu yürümeleri gerekir. Lakin işin en ürperten yanı parkın içinden geçmeleri gerekmektedir. ‘Hay aksi şeytan’ der Kemal Bey kendi kendine. Karısıyla birlikte, girerler parkın içine başlarlar yürümeye. Kemal Bey halinden hiç memnun değildir, her an bir yerlerden vahşi bir hayvan çıkıp onları parçalayacakmış gibi bir korku vardır içinde ve bunu çok huzur etmektedir. Aysel hanımın ise derdi başkadır ayağındaki ayakkabı ayağına vurmaktadır ve bir de kulağındaki küpe düşmüş karanlıklara karışmıştır. “Ahh, az dur Ahmet küpemin biri düştü” der kocasına ve Kemal Bey’in tüm ısrarlarına rağmen aramaktan vazgeçmez. Mecburi bir mola verirler.
Aysel hanım küpesini aramakla meşguldür, Kemal Bey ise etrafı izlemektedir. Ve kendisini sıkıntı basmış bu nedenle bir cigara yakıp tellendirmeye başlamıştır.
Evet, işte ne olduysa tam o sırada olmuştur. Karanlıklar içinde iki kişi belirir ve biri bunlara doğru yönelir. Kemal Bey’in yüreği ağzına gelir ve içinden ‘Be kadın demedim mi sana takma şunları’ der. Karanlıktan gelen adam iyice yaklaşır ve tam elini kaldırır ki, Kemal Bey hemen bir taşa davranır ve adamın kafasına vurur taşla. Hanımı ne olduğun farkında değildir onun derdi kaybettiği ve bulamadığı dolayısıyla tek kalan küpesindedir. Kemal Bey, karısının kolundan tutar ve hızlı adımlarla evin yolunu tutarlar.
Söylene söylene gelmekte olduklarını ve sinirli olduklarını gören apartman kapıcısı Cafer Efendi sorar “Kemal Beyim, hayırdır bir şey mi oldu?” Kemal Bey karısını terslemektedir bu arada ve apartman kapısından içeri girmesi için itip kakıştırmaktadır. Ve sonra dönüp Cafer Efendiye anlatır olup bitenleri “Yahu Cafer Efendi, kaç defa dedim bu kadına dışarı çıkacağımız zaman bu kadar takıp takıştırma, neredeyse parkta saldırıya uğrayacaktık adamlar yanımıza kadar geldi belki canlarımıza kast edecekti ben de taşı vurdum kafasına” Cafer Efendi “Geçmiş olsun Beyim” diye mukabelede bulunur. “Sağ ol Cafer Efendi, sen bizi mi dinliyon kadın geç içeri başımıza ne işler açtın zaten, hadi kolay gelsin Cafer Efendi” der ve içeri girer Kemal ve hanımı.
Bir zaman sonra, aynı apartmanda oturan Ahmet Bey beyaz bir arabadan iner. Başında beyaz bandajlar, bir kişinin kolunda gelmektedir. Cafer Efendi hemen yanına koşar “Aman Beyim geçmiş olsun ne oldu böyle, az evvel dışarı çıkarken bi şeyiniz yoktu?” Ahmet Bey, zorlukla konuşur “Hiç sorma ne oldu Cafer Efendi… maçı izledik sonra parkın içinden eve geliyorduk, bir sigara yakayım dedim ancak ateşim yoktu. Etrafıma bakındım birini gördüm sigara içen. Ben yanına gidip ateş isteyecektim adam manyakmış kardeşim aldı eline taşı kafamı kırdı” der. Cafer Efendi “Geçmiş olsun Beyim” deyip asansörün kapısına kadar refakat eder kendilerine. Cafer Efendi bi şeyler anlamamıştır zira dinlediklerinden dolayı kafası karışıktır. Aynı gece aynı yerde, iki olay mı yoksa bir olay mı olmuştur?
Cafer Efendinin kafası ertesi sabah gazeteyi okuyunca iyice karışır. Zira gazetede şöyle yazmaktadır: “İstanbul’un en lüks semtlerinin birinde olay. Parkta içkinin tesiriyle sarhoş olan iki kişi bir birine girdi. Şahıslardan biri hastaneye kaldırıldı.” haberde bahsedilen semt ve park aynıydı. Dün gece ne kadar hareketliymiş bu park :)
Cafer Efendi, işin içinden çıkamayacağını anlayıp gazeteyi kapattı ve bu olanları düşünmemeye karar verdi.
Evet, Cafer Efendi haklıydı şaşırmakta. Zira bir olay ve üç farklı yorum vardı ortada. Cafer Efendinin kafasının karışması normaldi bu durum karşısında.
Peki şimdi, “Kim haklıydı burada, kim doğruyu söylüyordu, olayın hakikat boyutu nasıldı, olay nasıl gerçekleşmişti ve acaba eğer varsa suçlu kimdi? Kemal Bey mi? Yoksa hanımı Aysel mi? Ya da kafasına taş yiyen Ahmet mi? Belki de sorup soruşturmadan haber yapan gazete suçluydu?” Çok şükür ki, haklıyı ya da haksızı bulacak olan ben değilim. :)
Ancak merak ettiğim ve cevabını bulmak istediğim soru şu; Bir olaya, tamamen birbirinden farklı üç yorum nasıl olur, bunun bir orta yolu yok mudur?

Hiç yorum yok: