31 Mayıs 2008 Cumartesi

Psikolojik deli...


HERKESE SELAM BU NE GÜZEL KELAM

'Keloğlan keleş oğlan'

Sıkıcı bir insan oldum ve herşeyden sıkılıyorum, öyle ki kendimden bile sıkılıyorum. Ne zaman yazı yazmak istesem sıkıcı şeyler yazmaya başlıyorum ve siliyorum tekrar. Halbuki yakın geçmiş zamanda (ıyy İngilizce derslerinden kalmış bu tabir aklımda) mutlu ve neşeli biriydim. 'Neşeli ol ki genç kalasın bu dünyadan da zevk alasın' diye şarkılar söyleyip, sekerdim kırlarda, çayırlarda.
Peki, bunun tedavisi var mı? Ben, hasta mıyım ki tedavi arıyorum? Yok işte, sıkıntıdan kendimle konuşuyorum yine...
Beynimin hep olumsuz tarafı çalışıyor sanki ! İyi ve güzel anıları hatırlamıyorum, hep kötü, çirkin, kaka ve iğrenç olan adına hatıra bile diyemeyeceğim tiksinti veren, unutulmak istenen ama nedense yağ gibi üste çıkan kabusvari şeyleri hatırlıyorum. (Aman Allah'ım bu nasıl bir cümle oldu) Anlaşılan durum vahim. ama sorun nerolojik değil -en azından son gittiğim doktor öyle dedi, 'Kafam sağlammış' peeeh- o zaman sorun kesin psikolojik.
Bu durumda, 'Ben bir psikolojik deliyim' diyebilirim sanırsam. Bu beni rahatsız etmiyor, yani deli olmak hiç de fena değil sanırsam mı acaba, bilmiyorum ki ?
Deli olana kadar sıkıntı çekiyorlardır kesin ama deli olduktan dert yok tasa yok, yatarım hastaneye. Oh kebap.
Peki, hastaneye gittik diyelim neci olcaz orda. Ben Padişah olurum gerisi beni alakadar etmez. Bir de at isterum. Aman yok yok vaz geçtim tahttan indirmek için 'kazan kaldırır' Yeniçeriler neme lazım boş ver padişahlığı. Hem devlet işleriyle uğraşamam ben kalsın bu başkasına bakayım.
Örümcek adam olsam o zaman :D ehe ehe binaların üzerinde dolanır dururum, bu zevkli olabilir belki bi düşüneyim. Ama dur ya delinin biri çıkar 'Böcek ilacıyla' zehirler felan beni, pisi pisine gitmeyelim sonra, hem her başı sıkışan "Yetiş Örünceeeek adaaaam" diye bağırcak yardım isticek, yok yok ben kafa dinlicem kardeş ne kahramanlığı bu da olmaz.
Bi düşüneyim acaba başka kim olabilirim...? Aha buldum Red Kit, kendisi hem sevdiğim bir kovboydur, hem de eğlenceli biri. Olabilir mi acaba? Şimdi hastaneye 'Dalton kardeşler'de gelirse daha eğlenceli olur onları kovalar dururum ehe ehe :D Ama şu Rintintin o olmassa keyfi çıkmaz ki, hem hastaneye Düldül'ü de sokmazlar :( bu da olmadı.
Keleoğlan olsam (bi kaç seneye kadar zaten tepemde saç kalmayacak) bak bu olur işte, tanıdığım en gamsız insan Keloğlan evet evet tam buldum ben neci olacağımı. :D
Bir de türkü tuttururum 'Ben bir deli Keloğlan'ım, ne eşeğim var ne palanım, varım yoğum bir kıt aklım hiç de sevmem ben akıllıları. tintiritirtirinrim, tintiritirtirinrim. Bir kuru kavak ağacım var bir kaç hemşire bir doktor, her gün konar Masar Osman'ın kafasına bir kaç güvercin bir de serçe. tintiritirtirinrim, tintiritirtirinrim. ' Tamam oldu, ama dur bir eksik var hani benim 'İbişim' eveeeet, ibiş lazım bana. Immmm, ımmmm.... Bi İbiş bulmam lazım 'has adamım ve de soytarım'. Aman canım İbişe ne gerek, iyisi mi ben çift kişilikli olayım hem yalnız kalmamış olurum hem de İbiş hep yanımda olur - ya da hayali arkadaşım olur İbiş- tamam şimdi eksiğim kalmadı ben hastaneye gidiyorum herkese selam olsun. Ziyaretime gelmek isteyenleri beklerim :D Bi "Uyan uyan'Ay kızım' sultanım" diyelim, bakalım hangi güzel uyanacak ehe ehe :D Eeee bir de bi güzel duyar yanık sesimi gelirse ooooh deymeyin keyfime bak şimdi bi de mangal yakacak ehe ehe :D:D Heeey heeey acayip hareketli bi parça buldum oynıcaz birlikte hadeee :D :))
Not: Rüştü Asyalı'nın, Keloğlan plağından diğer şarkılar için tıklayınız.
(Rar dosyası Şifresi:kralca)



Heeeey heeeey oynuyoooz mızıkçılık yok :))

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Koruma Aranıyor !



HEEEYT DAĞILIN ULEEEN !



KABUSUM OLDU
BU SINAVLAR
Zaten uyuyamıyorum birde uyuyunca kabus görmek hiç zevkli olmuyor. Hele bu kabusların için adını alfabenin muhtelif harflerinin ynyana gelmesinden almış olan sınavlar varsa, işte o zaman karabasan çöküyor üzerime.
Kendimi bu kabuslardan korumak için koruma tutmayı bile düşündüm :D Kabus deyince aklıma hep Fredi Kurıgır (ELM Sokağı Kabusları) gelir. Kendileri beni en çok korkutan korku filmi kahramanıdır (ne kahramansa :)) Acaba o mu çöktü üzerime?
Bir aydan az zaman kaldı sınava ve sıkıntı had safhalara ulaştı, zirve yaptı. Elimde koccaman bir büyüteç sınav peşindeyim Sherlock Holmes gibi iz sürüyorum, (Efendim burada bir Sherlock Holmes resmi eklemeyi düşünüyordum ama bilirsiniz Homes elinde pipo ile tütün tüttürür, ben tütün mamüllerine karşı olduğumdan ve yeni yasaya istinaden burada kendilerine yer vermedim) bulduğum sınava baş vuruyorum. Hani hep yenilen yarışmacılar der ya "Mühim olan katılmaktı" ıyy nefret ederim bu sözden efendim eğer kazanmak için değilse neden katılıyorsun yarışamaya ? Katılmak için ehe ehe :D
Ben de kazanamayacağımı bildiğim için her sınava katılıyorum. Mühim olan katılmak da bir kabus gibi çökmese iyi olur.

27 Mayıs 2008 Salı

Oynayalım hadeee...

BARIŞTIK
Arkadaşımla barıştık mutlu ve mesudum. Sevinç çığlıkları atmak istiyorum. Evet, artık 'uç uç böceğim' diyebilirim.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Kimsesiz bir yolcuyum...






KİMSEM KALMADI

(Bunalım kuyusu başındayım)




Kimse kalmadı yanımda, artık tek dostum bu beyaz sayfalar. Arkadaşım bana küstü onu dinlemeyip onun istemediği bir yere gittim. O da bana küstü, konuşmayacağını söyledi. Boşuna sorma ayrıntı vermeyeceğim bahsetmek istemiyorum bundan. Ben öylesine biraz dertleşmek için geldim ziyaretine.


Yalnız kalmanın verdiği bir bunalım yine kapımda. Ben bir bunalıma gireyim epeydir bunalım kenarında dolaşıyordum bir içine gireyim bakayım.


Evet, burası biraz sisli, puslu bıraktığımdan daha karanlık. En son bir kaç önce uğramıştım ama çok durmadan çıkmıştım tekrar kasvetliydi malum.


Bir ara epey kalmıştım bu bunalım içinde bir arkadaşım elini uzatıp çıkardıydı beni. Hiç konuşmadığım, konuşamadığım şeyleri ona anlatmış rahatlamıştım. Sağolsun o da beni dinliyordu. Ama bir aptallık nedeniyle kaybettim onu da şimdi ne yaparım bilmem, sanırım bu defaki bunalım kuyusu daha derin olacak anlaşılan. Bu derin kuyu içinde ve karanlık arasında kaybolurum artık.


Özür diledim ama olmaz dedi. Konuşmak istemedi benimle. Evet, hata bendeydi doğru ama zor işte böyle bırakıp gitmesi.

Kuyunun başındayım...




MECALİM KALMADI


(Gelmeyecek kimse)




'Akşam gelmeyeceğim arama beni' dedi ve gitti. Evet, bütün kabata bendeydi ve o da bırakıp gitti beni. Tıpkı diğer herkes gibi. Gidenler gider ardından bakanlar hep bekler sözüne istinaden bekliyorum, ümitsiz olsam da bekleyeceğim. Ne zamana kadar bekleyeceğim bilmiyorum ancak önümde derin bir kuyu var kimse gelmemesi halinde o kuyuya atlayacağım ve orda devam edeceğim beklemeye belki "Yusuf'u kuyudan' çıkaran Zat beni de çıkarır...


Deryada da savrulan bir yaprak misali suyun üstünde kalmakla batmak arasında bekleyeceğim. Evet, yıllar sonra arabesk dinlemeye başlayacağım sanırım.


Silinmiş, kayıp biriydim ufak bir ışık bekliyordum ve bir el uzanmıştı o karanlık dünyama, bir ümit olmuştu bana.


Dermanım yoktu, mecalim kalmamıştı kendimi sakladığım yerden dönmeye niyetim yoktu işte tam bu sırada o 'Gel' dedi 'Çık o mahsenden' korkuyordum ama çıktım şimdi o da yalnız bıraktı beni.


Al canımı, al git dedim konuşmadı o zaman yak beni küllerimi savur. Sen konuşmadıktan sonra hergün yanacağıma bir defa yak dedim konuşmadı, konuşmadı ve gitti.


Sen de gelmeyeceksin, tıpkı giden diğerleri gibi. Bekle diyenler gibi unutacaksın beni, bırakıp gittiğin gibi...

25 Mayıs 2008 Pazar

Çiçeklerimden bir kaçı

























Asabiyet...


SORUMSUZLUK

ve

DÜŞÜNCESİZLİK

(Kalın kafalı Tipler)

Bugün birşey var efendim benim birilerine çatmam, kavga etmem ya da bir şeyleri kırmam gerekecek. Yahu bu blog bile bana karşı yazdığım yazılar kayboluyor kendiliğinden.

Zaten dışardaki kendine insan diyen yaratıklara sinirlendim. Neymiş adam çayırdaki otları yakacakmış. Hani şu kene var diye biçilen otlar(?) Be adam -adam lafın gelişi adam mısın sen- yakacaksan yak neden benim evimin dibinde yakıyorsun bari ateşi at içeri bende içerde iken beni evle birlikte yak (!) Yok bir de kendisine komşu diyor bu acayip şey. Aman efendim eksik böyle komşuluk, yok yok ben ne senin külüne muhtaç olayım ne de sen ateş yak, yahu git gölge etme başka ihsan istemez.

Bir de özrü kabahatinden beter 'Komşu çocuklar yakmış olmalı' hayretim şaşıyor kardeşim şimdi dicem ki sen adam mısın yok yok sen insan mısın ya dicem olmıcak çocukların eline ateşi yakıp sen vermedin mi bir de çocuklar yakmış diyor fesuphanallah, şimdi otur ya sabır çek.

Düşüncesiz ve sorumsuz insanlar hem havayı kirletiyorlar, hem şuan her tarafım duman isi kokuyor sadece elbiselerim mi evin içi her yer is olmuş, sinmiş her yere bu is. Sırf bu tiplerden kurtulmak için Ay'a yerleşirim. Ay'ı yerleşime açsınlar göçüp gideceğim kardeşim (!)

Zaten pazar günlerini hiç sevmem, artık gün (pazartesi) öncesi bir gün gibi . Hem pazartesi okul olurdu ondan da gıcığım bu pazar gününe. Bir de televizyonlarda sadece magazin programı verilirya pazar günleri.... Aman yeter yeter ASABİYİM ben bu kadar yeter.

Sinir oldum iyice ya her yerime sinmiş duman kokusu. Şimdi ben nereye vurayım kafamı...

Uykusuzluk, kene, makina, gürültü...


PAZAR SABAHI DEME BANA !
(Uyumak istiyorum...)

Kimsecikler yok ortalıkta... sessiz mi sessiz, ıssız mı ıssız, hayalet kasaba misali... Anlaşılan güzel havanın verdiği cesaretle herkes kendisini sokaklara, parklara, bahçelere, piknik yerlerine atmış, sahilde dolaşan ve denize girenlerde varmış duyduğuma göre. Kimileri de gezmelere gitmişlerdir sanırım. Aman neyse banane kim nereye isterse oraya gitsin.

Benim de elinden tutup dışarı çıkabileceğim biri olsa ben de evde oturmazdım. Bugün de çamaşır günü 'vır vır' sabahtan beri çalışıyor bu makine 'Anneee yeeteeeer' diye çığlık atacağım nerdeyse.

Sabahta uyutmadılar zaten. Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi kapamışım daha saat 9 olmadan bir gürültü bir gürültü. Aman efendim neymiş kene bizim mahalleye gelmiş çimleri keseceklermiş.

Bu kenelerden biri geçen gün bir çocuğu ısırmış anlatıldığına göre. Neyse ki kene de hastalık yokmuş, çocuk iyiyymiş annemin anlattığına göre (Çocuğun annesiyle konuşmuş doktorlar bir şeyi yok demişler). Bu olay vuku bulunca bir kene kabusudur çökmü mehalleye 'Az susun ders çalışıyom' diye uyarmaktan bitkin düşmüştüm de ben kimse beni dinleyip evin 2 metre daha ötesine oturmasken şimdi 'çayır çimen kene ısısrık hastalık kırım kongo aboo' diyip kaçıyorlar kene adını duyanlar. Efendim ne keneymiş vesselam.

Sabah çim biçici ekibi gürültülü makinalarıyla saat 17:00' a kadar kafamı ütülediler sanki beni de çimlerle kestiler yani. Ne oldu şimdi keneler öldü mü dedim 'Yoh, beledyeden geliip ilaçlıcaalar' cevabını alınca derin bir oooh mu çekeyim yoksa ilaçlanana kadar çizmeyle mi gezeyim bilemedim? Bir de geçen haberlerde okumuştum bu keneler ilaçlara çok hızlı bağışıklık kazanıyolarmış artık bu soruyu da ilaçlama ekibine sorarım bakayım onlar ne dicek?

Sonuç itibariyle, ben bugün uyuyamadım bundan dolayı sinirli, halsiz, agresiz ve bitkinim ayrıca makinelerden nefret ediyorum, hele gürültülü makineler...

Aradığım kimse de telefonuma çıkmıyor bu da bir anektod olarak düşülsün şuracığa. Bir daha ararsam kene ısırsın beni :) Yok yok şaka :D

Bu arada ders çalışmıyorum sınavlardan nefret ediyorum hele adı KPSS olanlardan. Adı bile yetti bana sınava girmesem olmaz mı?

Bu kadar yeter yine 'zırvaladım' (bu kankamın sözü).

Güzel bir şarkı..



Ver Elini İstanbul - Ozer Atik


Ver elini İstanbul gezelim senle şöyle bir

Anlatacaklarım var sana, kulelerine ve çınarlarına.

Bir kızı sevdim İstanbul ben ona o kırmızıya hayran,

Sen kazan ben kepçe dönüyorum sokaklarında peşi sıra.

Yedi tepeli kadim dostum benim Büyüksün bilirim,

Yap bir büyüklük düğümle şunun yollarını kapıma.

Bana inan İstanbul tükeniyorum inceden

Bilseydim aşk böyle bir şeymiş, seviyorum der miydim önceden

Bir sızı geçmiyor İstanbul bir de sözüm geçmiyor ona

Sözüm ona sevmeyecekmiş beni günlerdir her sözüm ona.
Yedi tepeli kadim dostum benim Büyüksün bilirim,

Yap bir büyüklük düğümle şunun yollarını kapıma.
Düşün ki boğazına dizilmiş söylemeye yeltendiğin her söz

Mecalin yok, mecnunsun, yanıyorsun ilk defa

Düşüm orda İstanbul bir yerinde uyuyor

Yap bir büyüklük düğümle şunun yollarını kapıma.
Söz ve Müzik : Özer Atik

Nereden bakıyoruz?


BAKIŞ AÇISI

Nerede durduğumuz mu, yoksa olaya nasıl baktığımız mı önemli? “Atomu parçaladım ama önyargıları kıramadım” diyen düşünür hangi bakış açısına serzenişte bulunuyordu? Doğruları söylemek mi, yoksa ideolojiler mi belirler bakış açılarını? Ha unutmadan bakış açısı nedir? Kaç derecelik bir açıdır bu? İç ve dış açıları toplamı var mıdır? Varsa eğer bu toplam 180 dereceye eşit olur mu?
Bu defa sorularla giriş yaptım konuya ve önce bir olay anlatmak istiyorum zaten oradan da anlatmak istediklerimi bina edeceğim. Anlatacağım bu hikayeyi yıllar önce bir hocam anlatmıştı. Çok uzatmadan hikayeye giriş yapayım. Efendim hikayemiz şöyle:
Önce hikayemizin oyuncularını sizlere tanıtmak isterim. Kemal Bey, çalışkan bir iş adamı, sosyal çevresi geniş amma fazlasıyla kuşkucu. Ahmet Bey, hikayemizde en talihsiz kişi. Cafer Efendi, apartman kapıcısı ve unutmadan Kemal Bey’in hanımı Aysel.
Akşam olmadan, evine gelen Kemal Bey, hanımına hazırlanması bir davete gidecekleri söyler. Ve kendiside hazırlanır davete gitmek için. Malum hanımların hazırlanması uzun sürer Kemal Bey’in hanımınınki epey bir uzun sürermiş. Sonunda hanımı hazırlanır ama Kemal Bey gördüklerinden pek hoşnut olmaz zira Aysel hanım takar takıştırır tüm taktıklarını yakıştırır, öyle çıkar kocasının karşına. Takılar göz doldurucu ve bi havli pahalı parçalardır. Kocası bu takıları dışarı çıkarken takmasını istemez bu nedenle celallenir. Çıkışır hanımına “Sana kaç defa dedim dışarı çıkarken takma şunları, hırlısı var hırsızı var gaspçısı, tinercisi bir de kapkaççısı, iti kopuğu ve sapığı cabası” ama hanım dinlemez verir hemen cevabını “Aman sende Kemal, dışarı çıkarken de takmayacaksam neden bu kadar para verdim bunlara, karışma bana” der ve gider iyice takıştırır.
Evet, bu kısa tartışmadan sonra çıkarlar evden gidecekleri yere varırlar. Davet biter, eve dönüş yoluna koyulurlar, ama aksilik araba eve yakın bir yerde bozulmuştur ve kalan yolu yürümeleri gerekir. Lakin işin en ürperten yanı parkın içinden geçmeleri gerekmektedir. ‘Hay aksi şeytan’ der Kemal Bey kendi kendine. Karısıyla birlikte, girerler parkın içine başlarlar yürümeye. Kemal Bey halinden hiç memnun değildir, her an bir yerlerden vahşi bir hayvan çıkıp onları parçalayacakmış gibi bir korku vardır içinde ve bunu çok huzur etmektedir. Aysel hanımın ise derdi başkadır ayağındaki ayakkabı ayağına vurmaktadır ve bir de kulağındaki küpe düşmüş karanlıklara karışmıştır. “Ahh, az dur Ahmet küpemin biri düştü” der kocasına ve Kemal Bey’in tüm ısrarlarına rağmen aramaktan vazgeçmez. Mecburi bir mola verirler.
Aysel hanım küpesini aramakla meşguldür, Kemal Bey ise etrafı izlemektedir. Ve kendisini sıkıntı basmış bu nedenle bir cigara yakıp tellendirmeye başlamıştır.
Evet, işte ne olduysa tam o sırada olmuştur. Karanlıklar içinde iki kişi belirir ve biri bunlara doğru yönelir. Kemal Bey’in yüreği ağzına gelir ve içinden ‘Be kadın demedim mi sana takma şunları’ der. Karanlıktan gelen adam iyice yaklaşır ve tam elini kaldırır ki, Kemal Bey hemen bir taşa davranır ve adamın kafasına vurur taşla. Hanımı ne olduğun farkında değildir onun derdi kaybettiği ve bulamadığı dolayısıyla tek kalan küpesindedir. Kemal Bey, karısının kolundan tutar ve hızlı adımlarla evin yolunu tutarlar.
Söylene söylene gelmekte olduklarını ve sinirli olduklarını gören apartman kapıcısı Cafer Efendi sorar “Kemal Beyim, hayırdır bir şey mi oldu?” Kemal Bey karısını terslemektedir bu arada ve apartman kapısından içeri girmesi için itip kakıştırmaktadır. Ve sonra dönüp Cafer Efendiye anlatır olup bitenleri “Yahu Cafer Efendi, kaç defa dedim bu kadına dışarı çıkacağımız zaman bu kadar takıp takıştırma, neredeyse parkta saldırıya uğrayacaktık adamlar yanımıza kadar geldi belki canlarımıza kast edecekti ben de taşı vurdum kafasına” Cafer Efendi “Geçmiş olsun Beyim” diye mukabelede bulunur. “Sağ ol Cafer Efendi, sen bizi mi dinliyon kadın geç içeri başımıza ne işler açtın zaten, hadi kolay gelsin Cafer Efendi” der ve içeri girer Kemal ve hanımı.
Bir zaman sonra, aynı apartmanda oturan Ahmet Bey beyaz bir arabadan iner. Başında beyaz bandajlar, bir kişinin kolunda gelmektedir. Cafer Efendi hemen yanına koşar “Aman Beyim geçmiş olsun ne oldu böyle, az evvel dışarı çıkarken bi şeyiniz yoktu?” Ahmet Bey, zorlukla konuşur “Hiç sorma ne oldu Cafer Efendi… maçı izledik sonra parkın içinden eve geliyorduk, bir sigara yakayım dedim ancak ateşim yoktu. Etrafıma bakındım birini gördüm sigara içen. Ben yanına gidip ateş isteyecektim adam manyakmış kardeşim aldı eline taşı kafamı kırdı” der. Cafer Efendi “Geçmiş olsun Beyim” deyip asansörün kapısına kadar refakat eder kendilerine. Cafer Efendi bi şeyler anlamamıştır zira dinlediklerinden dolayı kafası karışıktır. Aynı gece aynı yerde, iki olay mı yoksa bir olay mı olmuştur?
Cafer Efendinin kafası ertesi sabah gazeteyi okuyunca iyice karışır. Zira gazetede şöyle yazmaktadır: “İstanbul’un en lüks semtlerinin birinde olay. Parkta içkinin tesiriyle sarhoş olan iki kişi bir birine girdi. Şahıslardan biri hastaneye kaldırıldı.” haberde bahsedilen semt ve park aynıydı. Dün gece ne kadar hareketliymiş bu park :)
Cafer Efendi, işin içinden çıkamayacağını anlayıp gazeteyi kapattı ve bu olanları düşünmemeye karar verdi.
Evet, Cafer Efendi haklıydı şaşırmakta. Zira bir olay ve üç farklı yorum vardı ortada. Cafer Efendinin kafasının karışması normaldi bu durum karşısında.
Peki şimdi, “Kim haklıydı burada, kim doğruyu söylüyordu, olayın hakikat boyutu nasıldı, olay nasıl gerçekleşmişti ve acaba eğer varsa suçlu kimdi? Kemal Bey mi? Yoksa hanımı Aysel mi? Ya da kafasına taş yiyen Ahmet mi? Belki de sorup soruşturmadan haber yapan gazete suçluydu?” Çok şükür ki, haklıyı ya da haksızı bulacak olan ben değilim. :)
Ancak merak ettiğim ve cevabını bulmak istediğim soru şu; Bir olaya, tamamen birbirinden farklı üç yorum nasıl olur, bunun bir orta yolu yok mudur?

Sessiz çığlığım...


ZULÜM


Karanlık çağlardan çıktı, dünyanın çehresini tekrar karartmak için en korkunç yüzüyle çıktı hem de. O, hep karanlık bir çehreye sahipti ve ondan karanlığı çağrıştırırdı. Kimi zaman, tüm karanlığını çıkarır gün tamamen kaybolurdu. İşte insanlar o zaman, aydınlıktan ümidini kesecek olurlardı. Koyulaştıkça koyulaşır, zifiri bir hal alırdı.
Evet dünya çok tanık olmuştu böyle karanlıklara. Öyle ki, bir çağa bile adını vermişlerdi onun “Orta Çağ Karanlığı”. Ancak o zaman bile bu karanlık sadece belli bir kısım coğrafyanın üzerinde hüküm sürmekteydi. Lakin şuan tüm dünyaya yayılmakta, her yerden ahu-efgan sesleri yükselmekte oldu. O, felaketler getirdi peşinden hep. Onu, güç sananlar oldu. Onlarda yok oldular birer birer, ancak dünya her seferinde biraz daha sessizliğe gömülerek ödedi bedelini. Sessiz çığlıklar attı ve hep kendi yüreğine ateşler bastı.

İlk yazı...


YABAN(CI)LAŞMA
Bugün ders çalışırken okuduklarımdan başlayayım anlatmaya. Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık konusuna çalışıyordum sana söylemiştim yine bir ara bu konuya başlayacağımı. Evet bu son konum ‘Eğitim bilimleri’nde biter bitmez tarihe başlayacağım uyarını hatırımda tutuyorum. Neyse işte başladım bu konuya bir yerde rehberlik ve psikolojik danışmanlığın gerekliliklerini sayıyordu: Oryantasyon (uyun sağlama) birinci sırada saydıktan sonra, ikinci sırada YABANCILAŞMA diyordu. Neymiş dediğini duyar gibiyim bu yabancılaşma bak ne diyor kitapta söyleyeyim: “Toplum ve kültüre karşı bireydeki kayıtsızlık ve ilgisizlik hissi ya da bireylerin kendilerinden ve diğerlerinden uzaklaşma veya ayrılmaları biçiminde ifade edilir. Güçsüzlük duygusu , yaşamın anlamsızlığı, yalnızlık duygusu, kendini özünün dışında hissetme belirtileri arasındadır.” Garip garip bakıyorsun gözüme, ne yani şimdi durup dururken bu yabancılaşma konusundaki bilimsel açıklamaların. Dostum yabancılaştığımı hissettim bu satırları okurken ben.
Uzun uzun düşündüm neden yabancılaştım diye? Evet kendimi yabancılaştırmıştım. Oturduğum yerde bile duvarlara yabancıyım, pencereden baktığımda dışarıdaki ağaçlara, kuşlara yabancıyım…